TRANS-NATION

Ülkesine Sığmayan Kelimelerin Yolculuğu: Çeviride Anlam, Deneyim ve Dilin Sınırları

Dil, çoğu zaman yalnızca iletişim kurmanın bir aracı olarak düşünülür; oysa çeviri söz konusu olduğunda, dil aynı zamanda deneyimin, hafızanın ve dünyayı algılama biçimlerinin taşıyıcısına dönüşür. Bir kelime başka bir dile geçtiğinde yalnızca biçim değiştirmez, aynı zamanda yeni bir kültürel iklimle karşılaşır. Bu karşılaşma, anlamın sabit olmadığını; bağlam, tarih ve toplumsal pratiklerle birlikte sürekli yeniden kurulduğunu hatırlatır. Çeviri bu nedenle bir aktarım süreci olmaktan çok, anlamın yeniden müzakere edildiği bir alan olarak düşünülebilir. Kendi dilimizi kullanırken kurduğumuz bir cümlenin, başka bir dilde nasıl karşılık bulduğunu hiç merak ettiniz mi? O dili kullananlar, o kelimeyi hangi bağlamda, hangi duyguyla kullanıyor? Aynı duyguyu verebiliyorlar mı? Yoksa biz, o kelimeye sahip olmadığımız için o hissi onlar kadar derin yaşayamıyor muyuz? Çeviri çalışmalarında, bazı kelimelerin hedef dilde birebir karşılığı olmadığında ortaya çıkan lexical gap ya da kültürel boşluklar, kaynak ve hedef dil arasındaki eşdeğerlik arayışını zorlaştırır. Bu boşluklar, çevirmenin yalnızca sözcük aktarmadığını, aynı zamanda kültürel bir aktarım süreciyle uğraştığını da gösterir. Çeviribilim bu noktada, eşdeğerliği mutlak bir hedef olarak değil, bağlama bağlı bir denge arayışı olarak ele alır. Bir kelimenin tam karşılığının bulunamaması, çoğu zaman bir eksiklikten ziyade dillerin dünyayı farklı biçimlerde bölümlendirmesinin doğal bir sonucudur. Bu durum, çeviriyi bir “kayıp” anlatısından çıkarıp, anlamın dönüşümü üzerine düşünmeye davet eder.

Ancak çevirideki zorluk yalnızca karşılığı olmayan kelimelerle sınırlı değildir. Bazen aynı ifade, farklı bağlamlarda bambaşka anlamlar kazanabilir. İngilizcede sıkça kullanılan I am sorry ifadesi, Türkçe bir metinde bağlama göre “üzgünüm”, “kusura bakma” ya da “affedersin” şeklinde çevrilebilir. Bu durum, çeviride yalnızca kelimelerin değil, cümlenin taşıdığı duygu hâlinin de dikkate alınması gerektiğini gösterir. Bazı kelimeler vardır, başka bir dilde tek bir sözcük olarak doğar, başka bir dilde ise ancak uzun cümleler kurularak yaşatılabilir. Türkçede bu kelimelerin anlamı çoğu zaman tarif edilir, etrafında dolanılır ama yine de tam karşılığı yakalanamaz. Çünkü dil, yalnızca anlam taşımaz. Deneyim de taşır.

Portekizcede saudade denilen şey, yalnızca özlemek değildir. Bir yokluğun içini acıtırken aynı anda o yokluğun bıraktığı izlere tutunmaktır. Artık orada olmayan birini ya da geri dönmeyecek bir zamanı düşünürken, hüzünle birlikte tuhaf bir sıcaklık hissedilir. Saudade, kaybın içinden sızan bu çelişkili duyguyu adlandırır.

Japonca tsundoku, biriken kitapları anlatır; okunmamış ama vazgeçilmemiş olanları. Raflarda bekleyen bu kitaplar, çoğu zaman tembellikten değil, ertelenmiş bir niyetten söz eder. Her biri “bir gün okuyacağım” denilen sessiz bir vaattir. Tsundoku, modern insanın zamanla kurduğu problemli ilişkinin küçük ama anlamlı bir izdüşümüdür.

Rusçada toska, insanın içini ağırlaştıran, sebebi tam olarak gösterilemeyen bir duygudur. Ne tam bir hüzün ne de açık bir sıkıntıdır. Daha çok, var olduğu hâlde adı konulamayan bir eksiklik hissidir. Sessiz bir akşamda, hiçbir şey yanlış gitmiyorken bile duyulan o iç daralması, toska’ya yakındır.

İngilizcede pretend, Türkçede çoğu zaman “-mış gibi yapmak” olarak karşılanır. Oysa bu kelime her zaman bilinçli bir kandırmayı anlatmaz. İnsan bazen güçlüymüş gibi yapar, bazen mutluymuş gibi; çünkü bulunduğu anı başka türlü taşıyamaz. Pretend, hayatta kalmanın küçük bir savunma biçimi olarak da okunabilir.

Benzer şekilde commute kelimesi, yalnızca işe gidip gelmeyi değil, arada kaybolan zamanı da kapsar. Sabah ve akşam saatlerinde, kalabalıklar içinde geçen bu tekrar eden yolculuk, günün görünmez boşluklarını oluşturur. Ne tam olarak evdedir insan ne de işte; bir geçiş hâlinde sıkışıp kalır. Commute, modern hayatın en sessiz yorgunluklarından birini adlandırır. Bu durum, çeviri kuramında da yalnızca kelime düzeyinde değil, kültürel ve bağlamsal düzeyde ele alınır.

American Translators Association’a göre, “Çevrilemezlik, çoğu zaman dilsel bir yetersizlikten değil; kaynak dildeki bir kavramın, hedef dilde doğrudan bir karşılığının bulunmamasından, yani kültürel ve bağlamsal farklılıklardan kaynaklanır.” (American Translators Association) Bu yaklaşım, çevirmenin eksik bir dili değil; farklı bir dünyayı, farklı bir deneyimi hedef dile taşımaya çalıştığını ortaya koyar. Bu noktada çeviri, yalnızca anlamı “aktaran” değil, anlamın sınırlarını görünür kılan bir pratik hâline gelir. Hangi kelimenin çevrilemediği, hangi duygunun dolaylı anlatıldığı ya da hangi deneyimin açıklama gerektirdiği, diller arasındaki farklardan ziyade, bu dillerin dünyayla kurduğu ilişkileri yansıtır. Bu kelimeler, diller arasındaki farkların yalnızca sözcüklerle ilgili olmadığını hatırlatır. Bazı duygular, alışkanlıklar ve hâller Türkçede tek bir kelimeye sığmaz ama başka bir dilde kendine bir ad bulur. Belki de bu yüzden, bazı kelimeleri çevirmekten çok, onları anlamaya çalışırız. Sonuç olarak, çeviribilim bize dilin sınırlarının aynı zamanda düşüncenin ve deneyimin sınırları olduğunu gösterir. Bir kelimenin başka bir dile taşınırken genişlemesi, daralması ya da dönüşmesi, anlamın sabit değil ilişkisel olduğunu hatırlatır. Çeviri, bu ilişkilerin kesiştiği yerde durur ve bize şunu düşündürür: Diller birbirine çevrildikçe yalnızca kelimeler değil, dünyalar da birbirine temas eder.

Referanslar
-American Translators Association. Untranslatability and Equivalence in Translation Studies.
- Kitamura Kanji, Cultural Untranslatability, Translation Journal.
- “Lexical Gaps and Cultural Lacunas in Translation”, International Conference on Modern Science and Scientific Studies, 2025.
 - Wikipedia. “Untranslatability.”
- Listelist; Onedio. Çevrim içi kültür ve dil platformları, 2026.

Author

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Notify of
guest

0 Comments
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x