VI. Hanımefendi’nin Mektubu

VI. Hanımefendi’nin Mektubu

Çeviri, kültürleri birbirine bağlayan bir köprüdür aslında. Farklı dillerdeki metinleri birbirine aktaran bir sanattır aynı zamanda. Dilin sınırlarını zorlayarak bu farklı kültürlerin ve metinlerin birbirine dokunmasını sağlayan eşsiz bir deneyimdir. Çeviride her cümle ve her kelime; bir anlam ve anlayış dokur, iki dil arasında köprüler inşa eder ve kelimeler arasında adeta dans eder.

Benim dansım, 1800’lerin sonunda Wilkie Collins tarafından yazılan ve 1885 yılında basılan Mrs. Zant and The Ghost isimli kısa öykü üzerinde oldu. Bu kısa öykü, yakın zamanda kaybettiği kocasının ruhunu hisseden dul bir kadın ve onu başına gelecek kötülüklerden korumaya çalışan dul bir adamın yaşadıklarını anlatıyor. Okuyacağınız kısım, kadının başına gelen olayları yazdığı mektup bölümüdür. Burayı seçmemin nedeni ise kitapta geçen bütün olayların temelinin bu mektupta geçmesidir.

Çeviriyi yaparken anlamı tam anlamıyla yakalamak, hikayenin heyecanını ve ruhunu her aşamaya yansıtabilmek için oynattım kalemimi. Çeviri süreci, bir yandan derin bir memnuniyet duygusu verirken diğer yandan büyük bir zorluk da taşır. Bu zorluk hem yorucu hem de işin sonunda varılacak yerden dolayı gururlandırıcıdır. Her kelimeyi tartarak ve her cümleyi bir yapboz parçası gibi yerine oturtarak o başka dünyayı yavaş yavaş yaşamak benim için büyülü bir deneyimdi.

Şimdi siz değerli okurları, Ruhun Dokunuşu olarak adlandırdığım bu büyülü yolculuğa davet etmek istiyor ve kitaptan bir parça ile baş başa bırakıyorum.

VI. HANIMEFENDİ’NİN MEKTUBU

Haftalardır kasvetli olan günlerin ardından güneş, dün sabah masmavi gökyüzünde kendini gösterdi. Parlak gün ışığı, benim acınası ruh halimde canlandırıcı bir etki uyandırdı. Gecem her zamankinden huzurlu geçmişti. Her zaman gözyaşları içinde uyanmama neden olan rahmetli kocamı gördüğüm rüyalarım bu defa beni rahatsız hissettirmeyecek kadar tanıdık gelmişti. Kocamın ölümünden bu yana yaşadığım kederli ve karanlık günlerimden beri ilk kez evden çıkıp adımlarımı Kensington Bahçeleri’ne çevirdiğimde, diğer kadınların kendi kendine acı çekmesine neden olan hayaller ve korkuların üzerimde bir etkisi kalmamıştı.

Tek arkadaşım küçük köpeğimi de yanıma alarak ikimizin de çok sevdiği bahçenin Kensington’a en yakın olan sessiz köşesine gittim.

  Nişanlı olduğumuz günlerde, o ulu ağaçların gölgesindeki yumuşak çimlerde dolaşmıştık. Bu, onun en sevdiği yürüyüştü ve ilk tanıştığımız günlerde beni de götürmüştü. Orada, bana evlenme teklifi etmişti. İlk defa orada öpmüştük birbirimizi coşkuyla. Bunun gibi anılarla kutsanmış bir yeri yeniden görmek istemem çok doğal değil miydi? Ben sadece yirmi üç yaşındayım; beni teselli edecek bir çocuğum veya yaşıt bir arkadaşım yok; beni sadakatle seven aptal bir varlıktan başka sevecek hiçbir şeyim yok.

  Benim birtanemin daha söze dökmeden gözleriyle aşkını haykırdığı altında dikildiğimiz ağaca gittim. O yitip giden gün ışığı yeniden parladı üzerimde, aynı öğle saatiydi ve aynı yalnızlık sarıp sarmalamıştı beni. Geçmiş ve bugün arasındaki ürpertici zıtlık beni korkutmuştu. Hayır! Sessiz kaldım ve teslim oldum. Yeryüzünden yükselen düşüncelerim, ölümün ötesindeki daha iyi yaşam hayalini kurdu. Gözlerimden birkaç damla yaş aktı. Ama mutsuz değildim. Mutsuz olmadığıma emindim çünkü hafızam her detayı hatırlayacak kadar kuvvetlidir.

  Gözlerim tekrar tamamen açıldığında gördüğüm ilk şey köpekti. Benden birkaç adım ötede çömelmişti, acınası bir halde titriyor ama ağlamıyordu. Onu bu hale gelecek kadar korkutan neydi?

  Yakında öğrenecektim.

  Köpeğe seslendim, hareketsizce olduğu yerde durdu- onu büyüleyen gizemli bir şeyin geldiğinin farkındaydı. Zavallı hayvanın yanına gidip onu okşayıp rahatlatmaya çalıştım.

  Attığım ilk adımda, bir şey beni durdurdu.

  Görülemez veya duyulamazdı. Beni durdurdu.

  Köpeğin hareketsiz silüeti görüş alanımdan kayboldu; gökten gelen ışık, beni koruyan ağaç ve önümdeki çimen dışında etrafımdaki her şey yok oldu. Tarif edilemez bir beklenti duygusuyla gözlerimi çimene diktim. Aniden, sayısız bıçağın titreyerek yükseldiğini gördüm. Rüzgârın görünmez hızıyla çimenlerin üzerinden bir şeyin geçip gitmesinden korktum. Titreşim arttı; her yerdeydi. Başımın üzerindeki ağacın yapraklarının arasına yayıldı. Sallanmalarını belli edecek bir ses olmadan titrediler; hoş ve doğal hışırtıları donup kaldı. Kuşların cıvıltısı kesilmişti; göletteki su kuşlarının ötüşleri artık duyulmuyordu. Korkunç bir sessizlik oldu. Fakat güzel güneş ışığı, her zaman olduğu gibi üzerime vurdu. O göz kamaştırıcı ışıkta ve ürkütücü sessizlikte, yanımda görünmez bir varlık hissettim. Bana nazikçe dokundu. Dokunuşuyla kalbim neşeyle tekledi. Bedenimdeki tüm sinir uçlarından büyük bir haz geçti. Onu tanıyordum! Kendisinin görünmediği dünyadan bana dönmüştü. Ah, onu tanıyordum!

  Yine de, benim aciz faniliğim gerçeklere dair herhangi bir işaret arıyordu. İçimdeki özlem, dilime vurdu. Konuşmaya çalıştım. Eğer konuşabilseydim, ”Ah, meleğim, bana sen olduğuna dair bir işaret ver!” derdim. Fakat, donakalmıştım- yapabildiğim tek şey, düşünmekti.

  Görünmeyen varlık, düşüncelerimi okudu. Kocam beni öptüğünde hissettiğim gibi onun dudaklarını dudaklarımda hissettim. Ve bu, benim cevabımdı. Aklıma yine bir fikir geldi. Konuşabilseydim ”Beni daha iyi bir dünyaya götürmek için mi geldin?” derdim. Bekledim. Bana dokunan hiçbir şey hissetmedim. Bir kez daha düşünebileceğimi fark ettim. Konuşabilseydim ”Beni korumak için mi buradasın?” derdim.

Kocam beni göğsüne bastırdığında kolları beni tutarken nazikçe kucaklandığımı hissettim. Ve bu, benim cevabımdı.

 Dudaklarının dudaklarıma dokunduğundaki his biraz durdu ve yok oldu; onun kollarının beni sarışı gibi sarmalanma hissiyatı birkaç saniye sonra kayboldu. Parkın görüntüsü eski haline döndü. Yakınımda bana bakan sevimli küçük bir kız gördüm.

  Tam da kendime geldiğim anda, çocuğu görmek beni sakinleştirdi ve cezbetti. Onunla konuşmak için ilerledim. Ne yazık ki aniden onu göremez oldum. Sanki kör olmuşum gibi bir anda ortadan kayboldu. Yine de etrafımdaki bahçeyi, tepemdeki gökyüzünü görebiliyordum. Birkaç dakika geçti ve çocuk yeniden görüş alanıma girdi; bu sefer babasının elini tutmuş yürüyordu. Bana acıyarak ve şaşkınlıkla baktıklarını görebilecek kadar yaklaştım. İçimden, yüzümde ya da hareketlerimde tuhaf bir şey görüp görmediklerini sormak geldi. Ben daha konuşamadan ürkütücü mucize yine oldu. Gözümün önünden kayboldular. Görünmez ruh yakında mıydı? O yerde ve o zamanda, benimle ölümlü dostlarım arasında iletişimi yasaklayan bir şey mi geçiyordu? Öyle olmalıydı. Bilinmezlikler içinde ve keder yüklüydüm. Tam insanlarla konuşacakken iki kez gelen o ürpertici hisle arkamı döndüğümde ruhani varlığın artık köpeğim ve benimle olmadığını hissettim. Zavallı, küçük köpeğim içimi acıttı. Bana doğru gelmesi için seslendim. Sesimi duyunca hareketlendi ve ağır ağır beni takip etti. Köpek, tüm bedenini esir alan o ürkünç transtan hala tam olarak ayılamamıştı.

  Daha birkaç adım atmadan ruhu yine hissettiğimi düşündüm. Kollarımı ona uzattım. Bana geri dönebileceğimi söyleyecek bir dokunuş umuduyla bekledim. Belki de dolaylı yollarla cevaplandım? Tek bildiğim; aynı yere, aynı saatte dönmeye kesin karar vermek beni zihnen rahatlatmıştı.

  Ertesi günün sabahı hava kasvetli ve bulutluydu ama yağmur durmuştu. Tekrar Kensington Bahçeleri’ne gitmek için yola çıktım.

  Köpeğim benden önce sokağa koştu ama yönümü ne tarafa çevireceğimi anlamak için bekledi. Parka doğru yöneldiğimde hemen arkamda durdu. Kısa bir süre sonra arkama baktım. Artık beni takip etmiyor, tereddütle dikiliyordu. Ona seslendim. Birkaç adım atarak ilerledi; yine tereddüt etti ve aniden eve geri koştu.

Tek başıma gittim. Batıl inancımı söyleyeyim mi? Köpeğimin beni bırakıp dönmesinin kötü bir alamet olduğunu düşündüm.

Ağacın yanına gelince kendimi altına attım. Dakikalar geçti ama hiçbir şey olmadı. Bulutlu gökyüzü karanlığa büründü. Çimlerin donuk yüzeyi, üzerlerinden doğaüstü bir varlık geçiyormuş gibi titremiyordu.

  Umutsuzluğum yerini inada bırakırken beklemeye devam ettim. Nöbet tutar gibi orada dururken ne kadar zaman geçti söyleyemem. Sadece, bir değişikliğin geldiğini biliyordum.

  Donuk gri ışığın altında çimlerin hareket ettiğini gördüm ama önceki günkü gibi değildi. Sanki bir alev onları kavurmuş gibi büzüştüler. Alev görünmedi. Yerdeki kahverengi toprak, ateşten geçen bir patika gibi ince bir şerit halinde kıvrılarak ilerliyordu. Korktum. Görünmeyen Ruhun beni korumasını özlemiştim. Tehlike yakınmışcasına bir uyarı için dua ettim.

 Bir dokunuş bana cevap verdi. Sanki görünmeyen bir el elimi tutmuş -ufak ufak kaldırmış- büzüşmüş otların altından bana doğru kıvrılan ince kahverengi yolu işaret ederek bırakmış gibiydi.

 Patikanın en uzak ucuna baktım. Görünmez bir el uyarıyormuşcasına elimi sıktı; yaklaşan tehlikenin açığa çıkması yakındı, bekledim. Onu gördüm. Kahverengi patikada bana doğru ilerleyen bir adam silüeti belirdi. Yaklaşınca yüzüne baktım. Kocamın erkek kardeşi John Zant’in yüzü belli belirsiz gözüktü.

Yaşadığımın kanıtı olan bilincim kapandı. Hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey görmüyordum. Ölüydüm.

Uyanmaya çalışmak, işkence gibiydi; gözlerimi açtığımda kendimi çimenlerin üzerinde buldum. Kendime geldiğim anda, nazik eller başımı kaldırdı. Kim uyanmamı sağlamıştı? Kim benimle ilgileniyordu? Yukarı doğru baktım ve bana doğru eğilmiş John Zant’i gördüm.

Author

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Notify of
guest

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x