Aynı Satırlarda Başka Bir Ben: Jack Londan’ın Like Argus of the Ancient Times Eseri Üzerinden Çeviri Yetkinliğinin İzini Sürmek
Merhaba sevgili TLN okurları, bu yazımda, lisans tezi sürecimde edebî çevirisini yaptığım Jack London’ın Like Argus Of The Ancient Times adlı kısa hikâyesini, aradan geçen zamanın getirdiği birikimle yeniden ele alıyorum. Amacım, o dönemde beni en çok zorlayan kısımlarda verdiğim kararların zamanla nasıl bir değişime uğradığını, belki de uğramak zorunda kaldığını, sizlerle paylaşmak ve oluşturduğum erek metnin son halini sunmaktır.
İngilizceyle haşır neşir olduğum ilk zamanlarda kelimelerin birbirleriyle etkileşimine sadece ‘merak duyan’ biriyken, şimdilerde kendimi modern çeviribilim
ekosisteminde üretken bir araştırmacı ve çeviri tutkunu olarak buldum. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde eğitimini aldığım İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans programının sonrasında Uygulamalı Dilbilim yüksek lisans programına katılarak, çok değerli danışmanım Dr. Öğr. Üyesi Muhammed Baydere’nin çeviriye dair teorik ve pratik birçok boyutu ince ince işlemesi sayesinde kendime önemli katkılarda bulunma fırsatını yakaladım. İçimde açılan bu düşünsel pencereden dışarıya baktığımda ise dilin dahil olduğu her sohbeti, elverdiği ölçüde çeviri perspektifiyle yorumlamaya ve içselleştirmeye yatkın olduğumu fark ettim. İşte tam da bu noktada, yaşadığım bu bilişsel dönüşümü test etmek adına, bir zamanlar benim için zorlu bir sınav olan o kaynak metne geri dönmenin kaçınılmaz olduğunu hissettim.
Üzerinde çalıştığım metin, Jack London’ın bilinen eserlerinin aksine pek de gün ışığı görmemiş olan The Red One kolektif kitabındaki Like Argus Of The Ancient Times adlı eseridir. Hikâye, 19. yüzyılın sonundaki Klondike Altına Hücum döneminde, yaşlı John Tarwater’ın doğaya, zamana ve aynı zamanda kendisine karşı verdiği amansız mücadeleyi ve hazine arayışını anlatır. 1897’de London’ın da bizzat katıldığı bu “altına hücum” tutkusuyla şekillenen hikâyenin başkahramanı olan John Tarwater’ın aslında yazarın o dönemki kamp arkadaşı Martin Tarwater’ın anısına kurguladığı bir karakter olduğu bilinmektedir. Kayıtlara göre 66 yaşında bu maceraya atılan Martin’in tecrübesizliği ve hazırlıksızlığı bir yana; diline takılan şarkıları yalnızca yarım yamalak hatırlayabilmesi ve her şeye rağmen altına ulaşacağına olan sarsılmaz inancı onu kampın neşe kaynağı haline getirmişti. London da bu ölümsüz karakteri yaratırken onun ruhundan ilham almıştı. Martin’in bu gibi özellikleri hikâyenin farklı bölümlerinde kendini aynen gösterse de London’ın Martin’i genel olarak ne ölçüde kurgulaştırdığı gizemini korumaktadır.
Sözü daha fazla uzatmadan çevirimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Aşağıdaki kısımda, hikâyenin hem olay örgüsünde hem de yazarın bilinç akışının aktarımında doruk noktasına ulaştığını düşündüğüm bölümleri güncel birikimimle nasıl ele aldığımı görebilirsiniz.
Metnin analizini bu yazıda derinlemesine paylaşmam mümkün olmasa da ilk paragrafta sunulan italik bölüme dair içgörülerimi paylaşmaktan mutluluk duyarım. Bilinç akışı denilen şeyin en saf hâli olan bu bölümde, London’ın Tarwater’ı birçok şeyi aynı anda tasvir etmek için kullandığını düşünüyorum. Yalnızca birkaç hafta dayanabildiği Klondike macerasını nihayete erdirememiş olmanın içinde bıraktığı ukdeyi kâğıda dökmek ve 66 yaşındaki bir adamın azmini ölümsüzleştirmek, yazarın gerçek yaşantısıyla bağlantılı olan kısımlardan bazılarıdır sadece. Buradaki asıl mesele, London’ın John Tarwater’ı kendi atavizm felsefesinin tam ortasında konumlandırmasıdır.
Metnin analizini bu yazıda derinlemesine paylaşmam mümkün olmasa da ilk paragrafta sunulan italik bölüme dair içgörülerimi paylaşmaktan mutluluk duyarım. Bilinç akışı denilen şeyin en saf hâli olan bu bölümde, London’ın Tarwater’ı birçok şeyi aynı anda tasvir etmek için kullandığını düşünüyorum. alnızca birkaç hafta dayanabildiği Klondike macerasını nihayete erdirememiş olmanın içinde bıraktığı ukdeyi kâğıda dökmek ve 66 yaşındaki bir adamın azmini ölümsüzleştirmek, yazarın gerçek yaşantısıyla bağlantılı olan kısımlardan bazılarıdır sadece. Yalnızca birkaç hafta dayanabildiği Klondike macerasını nihayete erdirememiş olmanın içinde bıraktığı ukdeyi kâğıda dökmek ve 66 yaşındaki bir adamın azmini ölümsüzleştirmek, yazarın gerçek yaşantısıyla bağlantılı olan kısımlardan bazılarıdır sadece.Buradaki asıl mesele, London’ın John Tarwater’ı kendi atavizm felsefesinin tam ortasında konumlandırmasıdır.
Bahsi geçen cümlede yazar, Tarwater karakterini sadece ilkel insanın bir ürünü olarak değil, aynı zamanda ilkelliğini geride bırakıp bugünlere gelebilmiş, nispeten daha modern birisi olarak ele alır ve bunları âdeta iç içe geçen iki halka gibi değerlendirir. Bu sayede de okuru insanın kendi evrimi içerisinde köklerinden ne kadar uzaklaşabileceği sorgusuyla baş başa bırakır. London’a göre insan, aklının ve bilincinin farkına varsa bile vahşi dürtülerinden tam anlamıyla kurtulamaz; bu yüzden de ahlaka dair inşa ettiği o ilk çerçeve de, temeli çatlak bir yapı gibi, en başından kusurludur.
İtiraf etmeliyim ki, bu metni ilk ele aldığım tez dönemimde, London’ın bu uzun ve soyut betimlemelerini Türkçenin sözdizimiyle buluştururken ne kadar manipülatif olmam gerektiği konusunda donanımım kısıtlıydı. Bu sebeple oluşturduğum erek metin, Toury’nin ifadeleriyle kabul edilebilir (acceptable) ve yeterli (adequate) çeviri arasında gidip gelse de kesin bir niteliğe erişemiyordu. Kaynak metindeki o pürüzlü, zorlayıcı ifadeleri bir süzgeçten geçirip okura “hazır lokma” mı sunmalıydım, yoksa metnin o vahşi doğasını, o kendini bir kez daha okutmak zorunda bırakan mizacını korumalı mıydım? O zamanlar bununla ilgili nihai bir karara varmak ve kelime seçimlerinde can alıcı alternatifleri bulmak benim için bir hayli zordu. Ancak çeviriyle kurduğum ilişki derinleştikçe, yazarın içsel dünyasını dışa vurduğu her noktada metni törpüleyip “ehlileştirmek” yerine, kaynak metnin normlarına sadık kalan, daha cesur bir yaklaşımı benimsedim. Dolayısıyla, italik kısım başta olmak üzere metnin bu bölümünü yeniden ele almak sadece bir metinsel düzelti işi değil, bundan ziyade metin içi ve metin dışı faktörleri incelememin ardından bunları nasıl finalize ettiğim konusunda kendi izimi sürebilmeme ve sorun çözme kabiliyeti açısından kendimi ne kadar geliştirdiğimi sınayabilmeme imkân veren bir deneydi benim için.
Sizlere keyifli bir okuma sunmuş olabilmeyi diliyorum. Ayrıca, artık şunu da çok daha iyi anlıyorum ki bir çevirmen için en büyük tehlike, yıllar sonra kendi çevirisine baktığında değiştirecek tek bir virgül dahi bulamamasıdır. Bu, metnin mükemmelliğini değil, zihnin durgunluğunu gösterir. Hayatın anlamına dair en temel sorulara verdiğimiz cevaplar yirmimizde, otuzumuzda nasıl başkalaşıyorsa, kelimelerle kurduğumuz ilişki de aynı devinime tabidir. Çeviri, bitmiş bir iş değil, o anki bilincimizin kâğıda düşmüş gölgesidir sadece. Ve güneş yer değiştirdikçe, o gölgenin boyu da, yönü de değişmek zorundadır. İşte bu yüzden, geçmişteki çevirime bugün baktığımda farklı bir şey görüyorsam, bu metnin değil, benim yaşadığımın kanıtıdır.
Dipnot: Kitabın başlığındaki ‘Argus’ ismi, Yunan mitolojisindeki Altın Post efsanesine yapılan edebî bir telmihtir. Zenginliği ve iktidarı sembolize eden Altın Post’un peşindeki Argonotlar, efsaneye göre bu yolculuğu Argus’un inşa ettiği ‘Argo’ adlı gemiyle gerçekleştirirler. John Tarwater karakteri de benzer bir tutkuyla yola çıktığı için, yazar tarafından bu epik anlatının bir kahramanıyla özdeşleştirilmiştir.
Referanslar
- http://santarosahistory.com/wordpress/2016/12/martin-tarwater-most-happy-fella/
- https://open.unive.it/hitrade/books/TouryNorms.pdf
Görsel Referanslar
- https://tr.wikipedia.org/wiki/Jack_London#/media/Dosya:Jack_London_young.jpg
Yapay Zekâ Kullanımı
- Sondaki görsel Grok Imagine 1.0 yapay zekâ modeli tarafından oluşturulmuştur. Metnin hazırlık ve düzeltme aşamasında herhangi bir yapay zekâ kullanımı söz konusu değildir.

